Yazın sona erdiği ve yavaş yavaş ofislere, kampüslere döndüğümüz bu günlerde kafein deposu kahve tekrardan daha çok tükettiğimiz bir içecek haline gelecek. Peki enerjimizi toparlamak ve odaklanmak için ilk başvurduğumuz kahvenin çevresel etkisinden haberdar mıyız?
Bir fincan kahveyi tüketirken aslında yalnızca kavrulduktan sonra öğütülüp demlenmiş kahve çekirdeklerini değil onun arkasındaki tohumdan toprağa, topraktan hasada, hasattan kıtalararası yolculuk, işlenme, paketlenme ve satın alma gibi bütün ilişkileri de tüketiriz. Ancak metalaşma süreci, bu ilişkileri tek bir fiyat etiketi ve tüketilebilir ürün içerisinde görünmez hale getirir. Fakat bu konu sürdürülebilir yaşamdan bahsedilirken, kahve tüketiminde plastik pipet yerine karton pipet kullanılması ya da hayvansal süt yerine bitkisel süt kullanılması gerektiği gibi kısıtlı bir yerden ele alınır.
Kahve Krizi
Kahve ekvator kuşağı üzerindeki Güney ve Orta Amerika, Afrika ve Güneydoğu Asya’da yetişir. Yıllık 18-24°C sıcaklıkta yüksek yağı ve yüksek nem kahve için ideal şartlardır. İklim krizinin etkileri tüm tarım ürünlerinde olduğu gibi kahve üretiminde de oldukça dönüştürücü olabiliyor. 2011’de Brezilya’daki don olaylarının başlattığı fiyat dalgalanması finansal spekülasyonlarla daha da şiddetlendi ve fiyatlar zirve yaptı. Baktığımız zaman iklim krizine dolaylı olarak katkıda bulunan bu ürün aynı zamanda iklim krizinden doğrudan etkilenen bir tarımsal ürün konumundadır. Bu etki yalnızca kahveyi değil kahvenin küresel zincirinde rol oynayan her türlü emekçiyi de sarsan bir etkidir. Kahveyi meta olarak gördüğümüzde, onun arkasındaki emeği de görmezden geliyoruz. Her ne kadar ucuz olarak sınıflandıramayacağımız bir tüketim maddesi olsa da çoğumuzun günlük yaşamında yer alan kahve, fiyatıyla arkasındaki emeğin ve çevresel maliyetin karşılığını veriyor mu? Bu soru için daha anlamlı cevaplar verebilmek için kahvenin yolculuğuna göz atmamız gerekebilir.
Kahvenin Yolculuğu
Güney Amerikalı çiftçinin hasat ettiği kahve meyvesinin çekirdekleri toplanır kuru ya da ıslak işleme yöntemiyle hazırlanır. Daha sonra sınıflandırılarak ticarete hazırlanır ve kahve uluslararası ticarete girer. İthalatçıdan kavrulma işlemine yol alan yeşil kahve çekirdeğinin katma değeri burada önemli ölçüde artar. Sonrasında kavrulmuş kahve paketlenir ve markalanır. Çekirdek kahveler öğütülür evlerde ya da kafede hazırlanır. Son aşamada tüketici güncel piyasada 150-200 TL vererek bir latte satın alır. Peki kafede ödediğimiz yüksek fiyat neden yeşil kahve üreticilerine adil şekilde ulaşamıyor?
Bu sorunun bir cevabı da hiçbir zaman ödenmeyen çevresel maliyetlerde saklıdır. Kafede ödediğimiz fiyat kahvenin tükettiği su ayak izini, yol açtığı ormansızlaşma ve biyoçeşitlilik bozulmasını ya da lojistik sırasında çıkan karbon ayak izini içermiyor. Yüksek verim sebebiyle gölge ağaç altında yetişen kahve türleri yerine güneşte yetişen türlerin tercih edilmesi toprağı erozyona açık hale getiriyor. Bu da çiftçiyi daha fazla ilaç ve gübreye itiyor, iklim krizinin kahve üretimini etkilediği döngü, kahve üretiminin de iklim krizini beslediği bir kısır döngü oluşturuyor.
Bütün bu maliyet kahve zincirinin en başında ortaya çıkıyor ama fiyat zincirin en sonunda markalaşma ile şekilleniyor. Bu kopukluk, fincanımızdaki kahveyle doğaya bıraktığı izin bağlantısını görünmez kılıyor. Bu sebeple “adil fiyatlandırma” yalnızca üretimdeki emekçiye ödenen pay üzerinden değil doğaya ödenen bedel üzerinden de tartışmaya açılmalıdır.
Kahvenin Sürdürülebilirliği
Bu noktada yalnızca plastik pipet kullanmamak ya da tekrar kullanılabilir termosta kahve içmek her ne kadar bireysel olarak anlamlı olsa da, kahvenin sürdürülebilirlik maliyetlerinin çoğu fincanımıza ulaşmadan çok önce ortaya çıkıyor. Bu noktada kahve çekirdeği tercihlerimizi daha sürdürülebilir olanlarla değiştirmek piyasadaki arz talep dengesini değiştirerek zincirin en başındaki üretim biçimlerini değiştirme potansiyeline sahip olabilir. Fakat bu tercih imkanı bile bir bilgiye erişim ve bütçe meselesiyken sorumluluk daha çok çok uluslu şirketler, borsalar, ticaret anlaşmaları ve hükümetlerde bulunuyor. Özellikle tedarik zinciri şeffaflığını zorunlu kılan yasalar, karbon ve su ayakizine yönelik düzenlemeler ve üretici ülkelerdeki kooperatifleşmeler kahve zincirinde üretici ve tüketiciyi daha görünür kılınan hamleler olarak çevresel ve sosyal sürdürülebilirlik yolunda önemli hamleler yaratabilir.
Kahve tüketiminde olduğu gibi tüm tüketimlerde bilinçli tüketici olmak anlamlı olsa da her zaman yeterli değil, çünkü sorun tüketicinin bilinç seviyesinden ziyade yapısal kopukluklardadır. Biz tüketiciler bilinçli tüketim yapmanın yanında, şeffaflık yasaları ve ekolojik yasa düzenlemeleri konusunda talepkar ve takipçi olabiliriz. Kahveyi pipet ve süt tercihinden öte gerçekten sürdürülebilir kılmak, onu tek bir fiyat etiketinin ardına gizleyen metalaşma sürecini tersine çevirmekten, yani görünmez olanı yeniden görünür kılmaktan geçiyor.
SUYADER Gönüllüsü Akın Akşamoğlu
