Sosyal Medya ve Zaman Tüketimi

Gerçek hayatlarımızı terk edip kendimize illüzyonlar dünyasında bir hayat mı kuruyoruz? Ya da orada gördüklerimizi gerçek sanıp kendi hayatlarımızı mı yargılıyoruz?

 

Mayıs 2017’de  İngiltere’de Kraliyet Halk Sağlığı Derneği  ve Genç Sağlık Hareketi, sosyal medyanın gençlerin sağlığı üzerindeki olumlu ve olumsuz etkilerini inceleyen bir rapor yayınladı. Rapor, gençlerin ruh sağlığı üzerindeki etkilerine göre sosyal medya platformlarının bir listesini içeriyor. YouTube, gençlerin zihinsel sağlığı ve refahı için en yararlı iken, İnstagram ve Snapchat ile en olumsuz olarak zirvede yer aldı. İnstagram kullanıcıları bunu temelde eğlence olarak kullanırken olası mutsuzluk ve keyifsiz hallerini de görüyorlar. Yapılan araştırmada 10 gençten 9’u bedenlerinden memnun olmadıklarını dile getiriyorlar. Ben de bu araştırmayı gördükten sonra zihnimde bir şeyleri birleştirmeye başladım. Gerçek hayatlarımızı terk edip kendimize illüzyonlar dünyasında bir hayat mı kuruyoruz? Ya da orada gördüklerimizi gerçek sanıp kendi hayatlarımızı mı yargılıyoruz?

Hemen her yaştan bireylerin sosyal ağ bağımlısı olmasının fizyolojik bir boyutu da var. Beynimizdeki Nukleus Akkumbens (Nucleus Accumbens) merkezi ödül ve pekiştirmeden sorumlu olan merkez. Bu merkez aynı zamanda dopamin hormonunun da salgılandığı yer. Dopamin, diğer adıyla mutluluk hormonu, insanın günlük yaşamında ve öğrenme ortamlarımda çok önemli rol üstleniyor. Nukleus Akkumbens merkezini harekete geçiren ve dopamin salgılanmasını sağlayan birçok eylem var. Örneğin, çikolata veya makarna yediğimizde kendimizi iyi hissetmemize neden olan dopamin hormonu bu merkezden salgılanıyor. Bu dopamin hormonu ile geçici mutluluklar ediniyoruz ve bağımlılık dünyasına giriş yapıyoruz. Kendim gün içerisinde sosyal medyada en az 1.5 saat zaman geçirdiğimi fark ettim. İlk seferde ilk fotoğrafımı koyduğumda 50 beğeni yeterken, ikinci fotoğrafı koyduğumda neden 60-70 beğeni değil demeye başladım. Şarjım bittiğinde birden ne yapacağını bilemez hale gelmeye başlıyor ya da sabah uyanır uyanmaz telefona bakarak bildirim gelmiş mi diye kontrol etme ihtiyacı duyuyorum. Burada Platon’un Mağara Alegorisindeki metnindeki örneklere rastlamak mümkün. Oradaki tutsaklar gibi kendimi telefon ile zincirlenmiş hissediyorum. Bu zincirleri kırmak ve o mağaradan çıkmak için bütün bunları düşünmem, metni okuduktan sonra kritiğini sosyal medya üzerinden yapmam bu zincirlerin farkında olmamı sağladı ve gerçeklerle yüzleştiğim için beni bir miktar gerdi. Yani mağaradaki mahkum gibi ilk dışarı çıktığında gözleri güneşten acımaya başladığında, benim de ilk bunu fark ettiğimde aslında ne kadar çok boşa geçen zamanım olduğunu ve aslında kendimi kocaman bir distopyada olduğumu fark ettiğimi görmek benim de ilk etapta zorlandığım kısım oldu. Mesela, benim bakış açımda İnstagrama göre dünyada, yoksulluk yok herkes lüks restoranlarda yemek yiyor, güzel kıyafetlere sahip ve bakımlı insanlar var. Doğa harika, çevre sorunlarını dile getiren fotoğraflardan öte, tüm fotoğrafları berrak deniz çiçekler, ağaçlar kaplıyor. Aynı zamanda, insanlar çok mutlu olmak zorunlulukmuş gibi her fotoğrafta gülümsüyorlar. Bu fotoğrafların altında yazan genel yorum huzurla bağdaştırılmış. Bir taraftan da medyanın ötesinde, yoksulluk sorunları, bakımsız haller, gösterildiği gibi harika olmayan, insanların kirlettiği doğa, kirletilen denizler ve sahiller, ormanlara atılan çöpler..

 

Dünya gerçekte nerde olduğu gibi? sorusunu kendime sormaya başlayarak bu yazıyı yazmaya başlamaya karar verdim. Çünkü gözlemlediğimde fotoğraflar hep en güzeli yakalamaya çalışılmış pozlardan oluşuyor. En büyük başarı, en büyük mutluluk, en güzel kıyafet, en güzel açıdan çekilmiş poz..  Bu koleksiyon sanki kişinin bütün hayatının tümüymüş algısına sokuyor bizleri. Başkalarının hesaplarında gittikleri o şahane yerler, eğlenceli arkadaş çevreleri, süper manzara fotoğraflarını görüp bir noktada aynı insanlar olmaya çalışıp, kendimizin de bu hayatlara sahip olmamız zorunlulukmuş gibi hayatımızda bir yere sahip oluyor. Yani, instagram hayatının gerçekleri var diyebiliriz. Daha sayacaklarım bitmedi. Önemli günlerde, o önemli günü andığını göstermenin tek yolu paylaşım yaparak anma yargısı.. Ben yapana da yapmayana da saygı duyuyorum. Fakat instagram’da toplum baskısına fazlasıyla maruz kalıyoruz. Bunun büyük bir örneğini geçtiğimiz günlerde yaşadım diyebilirim. Herkesin önemli günlerde paylaşım yapması bir zorunlulukmuş hissiyatı ile paylaşım yapılan zamanlara denk geldim. Gözlemlediğim kadarıyla o günün anıldığını gösteren gönderi paylaşılmadığında, paylaşım yapan kişiler genellikle o içerikte paylaşım yapmayan kişileri linç etme eğilimindeydiler. Örneğin, İzmir depremi sırasında çoğu kişi paylaşımlarda bulundu. Acılarını ifade etmek istediler. Bu acıyı paylaşmak, etkiyi azaltmak için olağandı belki ancak paylaşmamak sadece seyirde kalmakta olağandı. Bu kendiliğinden gelen manevi bir duygu. Herkes bu duyguyu göstererek yaşayamayabilir.. Bunu göstermeden de hayatına devam edebilir, bu acıyı kendi içinde yaşamak isteyebilir. Bu paylaşımlar tamamen kişinin kendi özgür hür iradesine bağlıdır. Fakat bazılarımız bu paylaşımları yaparken bu hassasiyetin farklı sonuçlara mal olacağını düşünmeden, çocukların en özel travmatik fotoğraflarını defalarca kez paylaştılar. Belki mağdurların kurtulduklarına mutlu oldular ancak bazı paylaşımlar çocukların hakları gözetilmeden ve hakları ihlal edilerek yapıldı. Aynı zamanda, bazı medya kuruluşları da bilgilendirici haberlerin ötesinde, insanların  acısını dramatize ettiler. Bu noktada medyadaki haberlerin odağı değişti, deprem için daha önemli olacak güvenlik hususlarının bu şekilde kamuoyuna yansıması ertelendi. Burada toplum tarafından dikte edilen doğrular ile düşünmeden yapılan eylemler nelere mal olabilir? veya gördüklerimizi gerçek olarak kabul edip kendi hayatlarımızı mı yargılıyoruz?..

Bir diğer konu, güzellik filtrelerini kullanarak, mükemmel fizikli ve pürüzsüz suratlara sahip olmaya çalışarak aynı insanlara dönüşerek tek bir kalıba sığmaya çalışmak diyebilirim. Burada kocaman bir illüzyondan söz ediyoruz. Bu sanal gerçekliğe inanmaktan kendimizi alıkoyamadığımız ve bir süre sonra da kendimizi kocaman bir mutsuzluk girdabının içinde bulduğumuz bir illüzyon. Bu illüzyon bizi motivasyon düşüklüğüne sürüklüyor. Hayatımızda bir şeylerden tatmin olmamaya başlayıp yetersizlik hissi ile günden güne var olan gerçekler yerini sahte gerçeklere bırakıyor.

Bu sanal gerçekliklerin içinde kendi gerçeklerimizi manipüle edilmeden oluşturabilmek için mücadele etmeye çalışıyoruz. Zamanın acımasızca harcanmasını engelleyebilmek için dijital detoks adı verilen bir diyet programını andıran yol ile karşılaşıyoruz. Ancak biliyoruz ki kendi irademizle kendimize koyduğumuz zincirleri fark etmemizi, bu zincirleri kırmamızı ve hayatın gerçek ışığına dönmemizi sağlayacak tek irade bize aittir. İnstagramın içinde bir tüketiciyiz ve hayatlarımızdaki boşlukları doldurmak için orada bu zamanı tüketiyoruz. Bize verilmiş en kıymetli hazinemizi yani “zamanımızı” iyi yönde gelişimimiz için kullanmak kulağa nasıl geliyor?

 

Beste Erkan

 

Kaynaklar

Berryman, C., Ferguson, C. J., & Negy, C. (2018). Social media use and mental health among young adults. Psychiatric quarterly, 89(2), 307-314.

Irmak, A. Y., & Erdoğan, S. (2016). Ergen ve genç erişkinlerde dijital oyun bağımlılığı: güncel bir bakış. Türk Psikiyatri Dergisi, 27(2), 128-137.

 

 

Leave A Comment

2. Uluslararası Sürdürülebilir Yaşam Kongresi Basın Bildirisi